Sayfalar

6.10.09

10

güneşin gözümün içine girdiği uykusuz bir sabah. kalabalıkla birlikte, kalabalığa karşı yürüyorum. güneş gözlüklerimi taksam, bu havada gözlük mü takılır deyip beni ayıplarlar diye takamıyorum gözlüklerimi.
sabah sekizde de kalksam, sekiz buçukta da ben işe hep aynı saatte gidiyorum. sekizde kalkınca daha bir uyanmış oluyorum, evet bugün sekiz buçukta kalktım. içimden kendime kalkmalısın diyordum, kalkmalısın. bir taraftan da uyumak istiyordum, patronu arayıp hastalandığımı söylesem mi acaba diye düşünüyordum. ya kalkmalıydım ya da aramalıydım ama hangisini yapacağıma karar veremiyordum. herhangi birine kendimi ikna etmeye çalışıyordum, çakışıyordum. sonra bir an biri gelip bana kalk geç kalacaksın dedi. bunu kendime ben demiş olsaydım kalkmazdım ama inan bunu başkası dedi. kafamı yorgandan çıkardım, telefonumun saatine baktım, "bu kadar tembellik ettim ama hala işe geç kalmamışım" dedim ve kalktım.

yürürken bu yazıda yazdığım gibi düşünüyorum. insanları seyredip onlar hakkında yazılar yazıyorum kafamdan. gördüğüm kadınların süslenmek için kaçta kalktıklarını merak ediyorum mesela. hızlıca yürüyüp yanından geçtiğim amcanın onu geçtim diye bana kızıp kızmadığını düşünüyorum. kırmızıdan yeşile 65 saniyeyi sayıyorum, yanımdakinin nefes alışlarını dinliyorum, gideceğim yöne doğru dönüyorum, nasıl görünüyorum acaba diyorum içimden, bu kadını daha önce de görmüştüm, bugün elbise giymiş, bacakları da güzelmiş.. markete giriyorum bir muzlu süt alıyorum, ordan börekçiye gidip bir tane poğaça.. iş merkezine girerken güvenlik görevlisiyle selamlaşıyorum, her seferinde geçiş kartımı göstermemi bekliyor ama ben ona sadece bir günaydın veriyorum. sonra asansörü bekliyorum. 16 katlı binanın 11. katına çıkıyorum. sonra büyük camın önünde durup apartman denizine bakıyorum, engin bir bina kalabalığı, ben bunu bazen yapıyorum. ötelerde ormanlar var, ormanların içinde yollar. yakındaki evlerin aralarındaki yollar dar. buraya nasıl otobüs sığar ki diyorum içimden, buralara otobüs gidiyor mudur ki diye soruyorum sonra. bir otobüse atlayıp oralarda dönüp dolaşmak, insanlarını izlemek, şöför "evet son durak burası" dediğinde geri dönen otobüse binmek yeniden.

asansöre tekrar binip 5. kata iniyorum bu sefer, bütün günümü geçirdiğim yer burası. camından, sel gibi akan insanları izlediğim cam burada. bilgisayarımı açıyorum, kendime açık bir çay koyuyorum, yerime oturunca gözlüğümü takıyorum. evet bunu yazarken size teki 1.75 astigmat, teki ise sağlam gözlerle bakıyorum, etrafı koyu yeşil, ortası sarı iki göz. kalabalığın içinden sıyrılıp aklımda yer etmiş insanlarını düşünüyorum bu sabahın: apartmanın önünü yıkayan bir travesti, elinde taramalı tüfekle iki polis, annesinin okula götürdüğü sarışın bir cüce, köpeğinin pisliğini temizlemeyen kıvırcık kuaför, balkondan kedi maması yağdıran yaşlı teyze, sabah ekmeğini pişirip unlu elbiseleriyle dükkanın arka kapısında sigara içen bir fırıncı.. insanları aynı böyle gözleyen birinin aklında yer edip yazılarına konu olmuşluğum var mıdır diye düşünüyorum bunları yazarken. belki diyorum. belki bir yerlerde beni de yazan bir yazar vardır.

4.10.09

8




orda öyle oturmuş bunu okuyorsun, biliyorum. belki elinde bir elma var, üstünde switin. problem değil. ama bu yazıdan çok şey bekliyorsun, bekleme.


bu sabah şöyle yanlış bir hesap yapmıştım: 10:40 trenine yetişmek için, beşiktaş'tan 10:15 vapuruna binsem trene tam saatinde yetişirim. nasıl bir hesapsa bu? sonra evde oyalanırken farkettim ki tren kalktıktan sonra ancak vapurdan iniyorum. koşarak çıktım tabi evden, taksiye beni 9:45 vapuruna yetiştirmesini söylediğimde vapurun kalkmasına 10 dakika vardı. tamam abla dedi taksici, demek sabahları yaşlı gösteriyorum dedim içimden, gülümsedim. adam da gülümsedi.
vapura yetiştim, aferin taksiciye, haketti o 8 lirayı. sonra bindim vapura, şu yeni vapurlardan biri. sessiz ama bir o kadar da yavaş, uff. ama ben geç kaldım kaptan amca, biraz çabuk :) yoksa atlayıp yüzeceğim.. yanıma bir kadın oturdu, 50lerin başlarında, sarı kısa kıvırcık saçları var, üstü başı temiz. merhaba canım dedi, merhaba dedim. şu karşı kıyıları neresi, nereleri görüyoruz biz şimdi? üsküdar teyzecim diyordum ki telefonu çaldı, sesim telefonun müziğine karıştı, kadın beni duymadı. on dakika kadar telefonla konuştuktan sonra bana dönüp tekrar sordu: bir sürü de yer kaçırdık, nereleriydi buraları? o kadar hoş söylemişti ki sevdim kadını, öyle ki çantamı ona emanet bile edebilirdim. evet benim güven ölçüm buydu, güvendiğim insana çantamı bile emanet ederim, ötesi yok. ..üsküdar bu karşı kıyılar dedim. siz yabancısınız galiba, gelin ben size anlatayım dedim ardından, kendimi durduramıyordum :) yardım etme aşkından treni kaçıracağım ve 2 saat diğer treni bekleyeceğim diye düşündüm içimden. sonra teyze burası kız kulesi mi diye sordu. evet dedim, dizilerde daha büyük görünüyor öyle değil mi? evet dedi, daha heybetli daha renkli.. sonra bu kadının senin annen olduğunu düşündüm, ne de komik olurdu.. ama bu gerçek hayattı, komik mahalle dizisi değil. işte böyle komik rastlantılarla dalga geçen bir film yapmak geldi sonra aklıma, metro hikayeleri gibi değil de hiç olmayacak ve saçma sapan yerlerde bitip kafamızdan bağdaştırdığımız hikayeler. bu bana daha çekici geldi. bu arada sarışın teyzemiz bana bebeğin şu tarafta olup olmadığını sordu eliyle kadıköy'ü göstererek. yo hayır dedim, bebek köprünün geldiğimiz ayağından ötede. baktım aklı karışıyor, iyice karıştırmak istedim aklını, eminönü'nden bahsettim. sonra dolmabahçede'den.. gözlerini yeni bir lira kadar açtı neredeyse, tamam dedim iyice karıştı aklı. hem tek başına gezmesin, hırsızı var, arsızı var..
inmiştim vapurdan, iyi gezmeler dedim kaçtım o kadından, treni kaçırmamalıydım. kardeşime daha uzun süre sarılmalıydım.
bence her yere güzel trenler yapılmalı. taksiye verdiğimden daha ucuz tren bileti. tren farklı bir şey yakıyor herhalde, bilemiyorum.
bu yolculuğun en çok trendeki satıcılarını sevdim. sonradan adının koca yemiş olduğunu öğrendiğim dikenli ama dağ çileği gibi bir meyve satın aldım köylü bir amcadan. yıkanmamışlardı ama hüp hüp yedim çilekleri :) armut ile çilek arası bi tadları var. bi de dış kabuğu tırtıklı hafif, damağını acıtmakla gıdıklamak arasında. sonra bi de izmit'te binen simitçileri sevdim. bence türkiye'nin en iyi simidi yarışması olsa, izmitinki ilk üçe girer. hatta sıcaksa birinci bile olur nazarımda, öyle de güzel.

27.9.09

6

bugün kendim için bir şey yaptım, düşünme biçimimi değiştirdim.
ev arkadaşlarımdan biri son derece sorumsuz ve bu bizim gibi yaşayanların sürekli karşılaştığı bir durum. önüne koyup önünden kaldırdığınız insanlar olur ya, aynen öyle biri. bir de cürretkar, bir de biraz edepsiz, gırtlağına yapışasım gelmiyor değil zaman zaman. fakat kısa bir süredir bu duruma sadece benim sinir olduğumu, onun ise bu durumu hiç umursamadığını gördüm. öyle ki ettiğim lafları bile umursamıyordu. üslubumu değiştirmeye karar verdim tabi önce..
bir insanı direkt olarak suçlarsanız dediğinizi dinlemez, sizden kaçar ve hatta onunla aranız bozulur, haberiniz olsun.
bunun yerine şöyle yapalım mı, böyle yapsak daha iyi olur gibilerinden konuşmaya başladım (mıştım). gel gelelim kendisi edepsiz ve dahası biraz bencil ve hatta çıkarcı bir insan tiplemesi olduğundan ötürü bu soft skill de pek işe yaramamıştı, tepkisi sen de yapabilirsin olmuştu ki bu tepki de aslında açıkça arkamı topla demekti, öyle de oluyordu zaman zaman.
sizinle aynı işi yaptığında bile yorulup söylenmesi ve sizden daha az iş yapmaya çalışması ve hatta bunu hakkı olarak görmesi başka türlü açıklanamazdı.

işte bu sabah, evet tam da bugün ben şöyle düşünmeye karar verdim: umursama, o da öyle bir insan. arkasını toplama, bırak dağınık kalsın. önüne yemek koyma, aç kalsın. .. ve tüm bunları bir inat için ya da tepki olarak değil istemediğin için yap ya da yapma. salla, boşver, uğraşma. birilerine ders vermeye ya da öğretmeye çalışmak neredeyse imkansız çünkü eğer öğrenmeye açık değilse dövsen de anlamıyacaktır. olabildiğince iyi bir insan ol, kendi sorumluluklarını yerine getir, onun da öyle bir insan olduğunu kabul et ve bırak çünkü kendi kendini yemene ve kendince sinirlenmene gerek yok.

öyle işte, bugün ben bu kararı aldım.
bu kararı insanlarla olan diğer iletişim düğümlerimi çözmek için kullanabilirim umarım.

5

bazen bir sigara yakmak istiyorum cebimdeki kibriti çıkarıp.

sigarayı bıraktığım güne lanet ediyorum, içmeyeceğim diye kendime söz verdiğim güne de..
üç insan kapkara olan o evden nasıl canlı çıkar diye düşünüyorum sigara içmek isterken, prizlerin bile eridiği o kapkara evden, burnu bile kanamadan..
bir insan, boğazının kesilmesinden son anda nasıl kurtulur diye düşünüyorum ve şükrediyorum.
insan bedenini düşünüyorum, suratı ve boynu baştan sona yarılmış bir adamın kanı üstünde kurumuş dikişlerine bakarken.
..ve insanı düşünüyorum hangi neden, hangi şeytan onu bu kadar dürter de bir adamın gırtlağını kesip bir evi de tamamen yakmaya kalkar diye.

ölümün, doğduğumuz andan beri bize alıştıra alıştıra öğretilip kabul ettirilmiş bir cinayet olduğunu düşünüyorum, bir ceza.
hayatın, domino taşı gibi sıraya dizilip arkasındakinin üstüne düşmesini bekleyen şeyler olduğunu düşünüyorum ister istemez ve burda şey kelimesinden başka bir şey bulamıyorum bunu anlatacak.

..ve böyle anlarda kendime bile tahammülüm yok.

to juba

sana da merhaba. ben pek iyi değilim. böyle başlamak istemezdim ama böyle.
evdeki problemler bitmiyor. ev arkadaşım hamileydi, doğurmaya karar vermişti, 4.5 aylıkken düşük yaptı. ikiz kızları olacaktı, çocukların biri 500 diğeri ise 600 gram doğmuş. ben evde yoktum bunlar olurken. kalabalığız biz evde. biri hamileydi işte, diğeri duymuş sesini yardıma koşmuş, kimsenin durumdan haberi yoktu hala da yok. çok üzüldüm, şoktayım. zaten ruh halim pek iyi değildi, eve gitmedim birkaç gün, ben yokken bunlar olmuş, duyunca göz yaşları boşandı gözlerimden. sevgilisi olacak herifin de beş kuruş parası yok (burda neylerine güvenip çocuk yapmaya karar verdiler diyebilirsin), zaten sinir oluyorum dengesiz salak bir herif, elime geçse öldürecektim onu, şimdi tam oldu. kız hamile kalınca allah verir rızkını deyip doğurmaya karar verdiler. adamın işi gücü yoktu, bir iş buldu ya kendini gerçekten adam zannetti, karnında ikizleriyle kızı terketmeye kalktı. beş aylık bebeği almıyorlar malesef. zaten sonradan öğrendik ki 3 aylıkken iki milyar para istemiş doktor kürtaj için, adam parayı bulamadığından aldıramamış bebekleri kızcağız, doğurmaya mecbur kalmış ya da susmaya. hep sustu zaten kız, olanlar yetmezmiş gibi bir de o adamın saçmalıklarına katlandı. kıza nikah yapacağını söyledi adam ama hep erteledi. başlarda bize de midem hasta, yediklerimi çıkarıyorum diye yutturmaya çalıştılar ama iş ciddileşince malesef buna ortak olduk. hiçbir şey yapmasan da susunca ortak olursun bazen bir şeylere.

kızlar ellerinde ne varsa vermişler hastaneye. doktorlar 2 güne ölür bebekler demiş, annenin öleceklerinden henüz haberi yok. “küveze koydular kızlarımı, daha kucağıma alamadım” diyor, iyileşmelerini bekliyor kızlarının. iç organları gelişmemiş bebeklerin, ölümünü bekliyorlarmış, bu durumu da kimse söyleyememiş anneye. belki seneler sonra geçmişe dönüp baktığında, o adamla evelenip o çocukları doğurmaya çalışmam aptallıktı diyecek ama şuanda bunu düşünecek durumda değil anne. kendini anneliğe hazırlamışken, her şeye anne olmak için göğüs germişken birden bire gelen sancıyla bebeklerini kaybetmek benim tasvir edemiyeceğim kadar korkunç olmalı. “iki bebeğin günahına girmeyelim, kürtaj yaptırıp onları öldürmeyelim, allah verir rızkını” deyip de onları böyle kaybetmek insanda derin yaralar açar.

huzura ihtiyacım var biraz. kafam kazan gibi. ne kimseyle konuşmak istiyorum, ne uyanmak..
telefonumun bataryası temazsızlık yapıyor, ondan kapanıyor bazen. lastik geçirdim telefona kapanmasın diye, bana artık ulaşabilirsin. havalar güzel burda, yağmur vardı ama dindi. sineklere dikkat et, kendine iyi bak. görüşme üzere.

from juba


merhaba .. bu mailimi okuma zamanını tahmin edecek olursam, sana günaydın ;)

evet sabah saat 4.30 .. sabahın köründe bi şeyler yazayım dedim.

neden bu saatte yazıyorum inan çok uzun mesele. ben hala sudan‘dayım. bitecek gibi de değil buradaki işlerimiz. sudan’ın başkenti hartum‘dayım. işin aslı 2 gün önce juba diye bir eyaletindeydim (yıllar süren bağımsızlık savaşından sonra (bence usa nın kışkırtmasıyla çıkan petrol savaşı) kendi bağımsızlıklarını ilan edip eyalet sistemi kurmuş bu jubalı hıristiyanlar. dediklerine bakılırsa savaş sebebleri müslümanlar (hartum hükümeti) bize hıristiyanlığı yaşama konusunda rahat vermediler felan filan (usa böyle bir kılıf bulmuş demek ki). juba diye yazdığın zaman google da bile bir şey çıkmıyor. google earthden bulabilirsin. savaş biteli 4 yıl olmuş burda. eyalet kısıtlı imkanlarıyla kalkınmaya çalışıyor. tabii arada cebini dolduran, halkı sömüren bir yerel halk kesimi ve un var. gördüklerim hem ibret oluyor hem de tecrübe. un ve diğer yardım kuruluşları burayı bir ticaret merkezi gibi kullanıyorlar maşallah. örneğin un juba’da yaptığı bütün yatırımların %50 sini gene juba’dan alıyor!! ortada görünen net bir yardım da yok. (aşağı yukarı şehrin her yerini gezdik) yapılan yardımların da zaten elle tututlur bir tarafı yok. ama en düşük maaşlı un çalışanının bile altında kamyon gibi cipi ve bir jubalı halkından en düşüğü 10 katı olacak şekilde maaşı var. tesislerinde her türlü teknoloji ve imkan var. bu arada jubalı halkın %80 i kamıştan evlerde kalıyor. hani yüzyıllar önceki kabile evleri felan gibi. bina felan yok zaten burda. geri kalan kesimin küçük bir kısmı, elit kesim, kendi yaptırdıkları villa tarzı evlerde kalıyorlar.. geri kalan kesim de sokaklarda yatıp kalkıyor, mevsim böyle bir şeye çok müsait. evet un buraları o biçim sömrüyor. un in alt kolları var bir de: yok yiyecek yardımı yapan, yok hastanelere yardım yapan vs.vs. gibi alt gruplar. bizimle ilgili olduğu için ilgilendiğim unfpa diye bir hastane yardım kuruluşu da juba halkına un bütçesinin ağzını açmış. verdikleri bebek küvezleri ve jinekolojik masaları görünce insanın midesi bulanıyor. 40 yıl önceki teknolojiyi bu insanlara kakalamışlar. bu insanlar da dünyadan bihaber oldukları için bunu son teknoloji sanıyor. taa ki türk hükümetinin hiç bir çıkar olmayan yardım amacı ile gönderdikleri bütün hastane ekipmanlarını görene kadar.
evet burada bu kan emicilerin verdikleri aletlerin yanında hiç bir karşılık beklemeden verdiğimiz aletleri gururla tanıttık bu gün. milyar dolarlık bütçeli un bile verememiş daha önceleri.
evet bütün bunlar olurken olan halka oluyor ama dedim ya ticarethaneye çevirmişler buraları. örneğin gözlemlediğim kadarıyla gene bu kuruluşun yardım ettik diye çeşitli hastanelerden aldıkları resimleri, sanki kendileri yardım etmiş gibi bir üst makamlarına rapor ediyor ve parasını alıyorlar. yani un den bir kesim dolaylı olarak bu halkın üzerinden para kazanıyor.

burada bulunduğumuz süre boyunca sayısız ölüm gerçekleşti. bunların çoğu çocuk. gözümün önünde ölenler oldu. bunları görmek de varmış demek. burada pis bir hastalık var sivrisinekle bulaşan. yapacak bir şey yok. ölüm artık bu insanlar için savaştan sonra bile sıradan bir hal almış. her 3 günde bir hastane bahçesinde feryat figan kopuyor. bunlar tamamiyle imkansızlıklardan oluyor. bütün bunlar olurken hilton‘un tr yi ziyaretinde bilmem kaç milyon dolar harcadığı haberini, seda sayan hanfendinin silikoncu doktorunun onu nasıl mağdur ettiğini, eva longoria nın giyinme dolabındaki yüzlerce ayakkabı olduğu haberini, bülent ersoy un çekimler sırasında 3.000 dolarlık bardağı sinirlenip yere attığı haberlerini midem bulanarak okumak zorunda kalıyorum. burada insanlar çok fakir. bi bakıyorsun acilin önünde boydan boya yatan (yerde) kanlar içinde bir tip, yarı baygın. kimse ilgilenmiyor. bir kez ilgilenelim dedim gene böyle yatan bir hastaya, geçici olarak bi şeyler yaptılar ama daha o bitmeden bir başkası çıktı ortaya, uzun hikayeler.. arkama bakamadım, uzaklaştım. hasta yakınları hep hastane bahçesinde yatıp kalkıyorlar. amerikalı zottiriklerin yaptırdıkları havalandırmasız hasta bakım yatakhaneleri (tek katlı uzun bir koğuş) 40-50 derece sıcaklıkta kokudan yanından bile geçilmez bir hal alıyor. insan bunları görünce yaşadığı ülkenin değerinin bir kez daha farkına varıyor. sokaklar leş gibi, temizleme felan yok. çok az asfalt var. her yer toz toprak içinde. doğru düzgün yiyecek yok. var da lezzetsiz mi lezeetsiz. ağız tadı felan yok bunlarda. yani annemin yemeklerini özledim iyicene.

kıssadan hisse böyle işte buraları ama çok güzel tarafları da var. bi kere havası çok temiz, her yer yeşillik. sağda solda, arada sırada maymun felan görüyoruz ağaçların üstünde. sonra en mükemmeli de nil nehri.
o kadar güzel ki, hele akşamları… cırcır böcekleri eşliğinde nil nehrini izlemek.. bütün yorgunluğu stresi alıyor. güzel bir lokanta var hemen nehrin yanında . arada sırada oraya gidiyoruz. şansımıza geçen gittiğimzde hava açık ve dolunay vardı. ay bütün güzelliği ile nil nehrinin üzerine ışıldıyordu. gecenin ilerleyen saatlerinde hafif sis çöktü nehrin üstüne. muhteşem bir görüntüydü. sonra bi keresinde de güneş tepemizde parıldarken yağmur yağmaya başladı bardaktan boşalırcasına.. çok güzeldi .. sonra çok güzel tropik meyveler var ananas, mango, farklı bir tadı olan muz. çok lezzetli bunlar..

2 gün sonra tekrar juba ya gidicem. uçakla 2 saat sürüyor hartum’dan. uçaklarda bir tavuk eksik, rus yapımı uçaklar. her türlü olmaması gereken şeyleri görüyorsun bu tip uçaklarda, tr ye göre.

tr den uzun bir süre haber alamadık. internet yok, tel yok. dava felan açmışlar, gene karışıyor ortalık.

sana nil nehrinin fotoğrafını yolluyorum …

sen de iyisindir umarım. en son konuşmamızın üzerinden 26 gün geçti. son mesajından sonra (askerdeki mektuplarımı bulduğunu söylediğin mesaj) uzun süre haber gelmeyince heralde çok kötü şeyler yazmışım dedim askerdeyken sana mektupta.. ama sonra hatırladım. tendürek dağı’nın eteklerinden pusuda yatarken topladığım çiçekler geldi aklıma, zarfın içine koymuştum, duruyordur belki hala.. sonra seni özlediğim geldi aklıma o mektubu yazarken… kötü şeyler yazmış olamazdım.. cevap yazıyım dedim ama bırak mesajı aramak bile imkansızdı seni…

daha buradayım. 10 gün felan sonra döneceğim tr ye allah izin verirse…

evet saat 05.25 oldu çok uykum geldi. yatıyım artık. zaten yarı uykulu yazdım bunları da..

tr de yağmur felan yağıyormuş galiba havalar soğuycakmış. tam hasta olunacak zaman. lütfen dikkatli ol..

bir iki tane küçük hediye yollıyayım dedim… mutlu eder ümidiyle .. bir tanesi bahsettiğim gece nil nehrinin resmi..

hoşçakal..

08.04.2008 05:46



2

pazartesi..
genelde (yazıya böyle dalasım vardı) fikirler üzerine yazıp düşündüğümden kişiler ve olaylar üzerine yazmak benim için oldukça zor.

ev arkadaşımla nolduğunu merak ediyor musunuz bilmiyorum hatta onu hatırlamıyor bile olabilirsiniz, ben şahsen merak etmiyorum.

şuanda, yazı yazmak istersiniz de hiçbir şey yazamazsınız ya işte öyle bir andayım, size ne yumurtlayacağımı bilemiyorum. bir sürü şey geliyor aklıma hani yazılsa hepsi en cillopundan günlük olur ama hemen uçuşuyorlar aklımdan, hiçbirini tutamıyorum. sabah ne yediğimden başlıyayım mesela (iyi fikir)..

salı..
hafta sonunu film izleyerek geçirdim, sokağa çıkmadan laptop başında.. insan ikinci gün kendini sakat gibi hissetmeye başlıyor, sıkıntıdan olsa gerek ona buna çatmak istiyor. tatillerin ölüm yalnızlığından ötürü pazartesileri seviyorum ama salıları sevmiyorum.

çarşamba..
hiç gitmediğim yerlerine gittim istanbul’un. istanbul büyük bir şehir evet ama gelişmiş bir şehir değil bence. hani geliştiyse de birkaç semti gelişmiş, gördüm ki birçok tarafı hala medeniyet tarafından fethedilmemiş. gündüz vakti çarşı ortasında kendimi tehlikede hissettim, insanlarla konuşmaya korktum.

cuma..
içimde bir yerlerde seni sonsuza dek sevecek biri olduğuna eminim, sessizce sevecek..

pamuk şeker tatlı ve yumuşaklığında aşklar gütmek istiyorum, hep mutlu olmak severken.. buna mani olan kendimim biliyorum ama bunu aramaktan da vazgeçmiyorum. kendimi kandırdığımı senin kadar iyi anlıyorum, kendimi kandırmadan da bunu başaramam gibi geliyor.

uçmak istiyorum, bugün de uçmak.. hiç vazgeçmeyeceğim.

bazen seni düşünüyorum, bazen başkalarını. sonra hiçkimseyi düşünmediğimi varsayıyorum. yani belki de yine kendimi kandırıyorum.

1

bugün bir kadının hayatından bahsediyordu gazetede, bir bloğa hayatını yazmıştı. gün be gün okuyucu kitlesi artmış bloğunun, sonunda da yazdıklarını senaryo olarak satmıştı kadın. bu sene nobel adayı olarak çıkacak karşımıza.

bu bloğu takip ettiğimden beri, buraya günlük muamelesi yapan pek az insan var ve hatta hiç yok aslında. bir senaryo denemesi ya da günlük tutmaktan ziyade; benden geriye kalan olurdu, eğer gazetedeki kadın gibi bir deneme yapsam.

öncelikle işlerim pek yoğun değil, bundan bahsetmek isterim ama özel hayatım çok yoğun. özel hayat denince iş yaşamı özel değil mi ya da ev hayatımın özeli mi kaldı ki diyorum kendime. bir de sosyal hayat kavramı var, işte sosyalleşemiyoruz ya sosyal hayat kuruyoruz bir de kendimize. işte yine bu paragrafın başında genellediğim gibi yoğun olmayan bir günümdeyim. aslında dakika sayıyorum şirketin kapısından caddeye fırlamak için. saatlerce oturmuşluğun verdiği durağanlıktan olsa gerek, yürüyorum.. yürüyorum..

yürürken vardığım her sokak başında eve ne kadar sokak kaldığını hesaplıyorum, durduğum her ışıkta saniyeleri sayıyorum ve tüm bunlar odamın kapısını açıp yatağıma uzanmak için, yatağıma uzanmak ve ayaklarımı uzatmak. sonrası boşluk..

eve gidince kimseyle konuşmak istemiyorum, kimseyi görmek.. bazen oturur bunu düşünürüm, herkesin kendiyle başbaşa kalması gerek. sonra midem kazınmaya başlar, ne yesem diye düşünürüm. düşünmeyle karın doymuyor tabi, mutfakta ne olduğu da önemli. işin burdan sonrası biraz sinir harbi ve hayal kırıklığı. siz çekmecede bıraktığınız bir paket makarnanın ertesi gün yerinde olmamasının nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz? ev arkadaşınız makarnanızı kullanmıştır ve yerine de yenisini koymaz. makarna küçük bir örnektir, aslında siz ortalıkta ne bırakırsanız biter hemen. nasıl ev arkadaşlarınız var bilmiyorum ama allah size benim ev arkadaşım gibisini vermesin. eve aç bi aç yürüyerek gelmişim, param yok öğlen yemeği yiyememişim ve evime aldıklarımı da yerinde bulamıyorum. bu saygısızlıktan da öte aslında ev arkadaşımın bana yapıştırdığı sıfatın öz be öz kendisidir: bencillik.

bu aralar kafamı böyle komik durumlar kurcalıyor. bir insana nasıl düşüncesiz olduğunu ve bir asalak gibi size yapışıp yaşadığını anlatırsınız ve tabii bir de onu kırmamanız gerekiyor. ha bir de bunların yanında onu doğruya sevketmeniz ve bu durumu düzeltmeniz gerekiyor.. işim zor.